Bu makale 2242 kez okundu.

CEMAATLER VE KUCAKLAŞMA ZAMANI
Bu yazımda; gayri-müslim ve etnik azınlık cemaatlerini hariç tutarak, İslâmî cemaatleri, özellikle bizi ve cemaatımızı mercek altına almak, analiz yapmak istiyorum.
Sözlük itibariyle en az üç kişiden ibaret topluluklara cemaat denilirse de, günümüzde daha çok belli gayeye yönelik organize, gönüllü, örgütlü kitlelere cemaat denilmektedir.
Tarihin derinliklerine dayanan Anadolu Kültüründe ve İslâm geleneğinde farklı yapılarda cemaatler çok önemli yer tutmuşlardır. Geçmişten günümüze mezhepler, tarikatlar, dergâhlar, tekke ve zaviyelerden tutun, esnaf birlikleri loncalar, odalar ve vakıflara varıncaya kadar pek çok çeşit sivil toplum kuruluşu Cemaat kültürünün güzel örnekleridir.
"Allah'ın yardım eli cemaat üzerindedir." Meâlindeki "Yedullahi ale-l cemaati" Hadis-i şerifi ve diğer ayet ve hadislerle, cemaatleşme İslâm'da teşvik edildiği için, Birlikten kuvvet doğar mantığıyla çalışan, toplumun omurgası niteliğindeki Cemaatler; pek çok alanda muharrik güç olarak büyük hizmetler yapa gelmişlerdir.
Hizmet zincirleri ülkemizin en ücra köşelerine ve hatta ülke dışında dünyanın muhtelif yerlerine yayılan, çığ gibi büyüyen ve etkin bir güç haline gelen bazı cemaatler; devâsâ tesisleri ve yüz binlerce inanmış gönüllü mensuplarıyla dikkatleri üzerinde toplamaktadırlar.
Zira bu cemaatlerin öğrencileri, hocaları ve idarecileri hayatlarını bedenen bu işe vakfetmişler, diğer destekçi-sevenleri maddi-mali imkânlarını ortaya koymuşlar, tüm Müslümanlar büyük-küçük yardımlarla hizmet kervanının yürümesi için seferber olmuşlardır.
Bu durumda; cemaatlerin yönettiği, işlettiği tüm müesseseler Müslümanların ortak malıdır. Tümü dînî, millî hizmetler için yapılmışlardır.
Cemaatlerin meziyetleri yanında, dikkatimizi çeken yanlışları da belirtmeliyim:
Birincisi: Kimi cemaatlerin tepesinde Emîr,Başkan, Ağabey, Efendi vb. sıfatla cemaatin başı durumundaki zevatın, emrine tabi nezih kitleyi sürü gibi itirazsız yöneterek, şûraya yer vermemeleridir. Halbuki, İslâm'da istişare esastır. Muhtelif ayetlerle istişare emredilmiştir. Ama adam çıkıyor ben başkanım, elimde yetki var, istediğimi yaparım deyip, ne söz dinliyor ve nede ilim ehli zevatın nasihatını!
İkincisi ise: Büyük güç olduklarını vehmeden ve şımaran kimi cemaat önderlerinin, diğer Müslümanlara, hatta iktidara kafa tutmaya ve siyasî şantaj yapmaya çalışmalarıdır. Bunlar masum kitleyi ve güzelim dînî kuruluşları şahsi ikbal ve ihtirasları uğruna siyasete alet etmekte, bindiği dalı kesmektedirler.Politika bataklığında boğulmaktadırlar.
Çok şükür ki, şuurlu ve şahsiyetli Müslüman kardeşlerimiz siyasi tercihlerini bunların talimatlarına göre değil, vicdanlarının sesiyle hakka uygun yapmaktadırlar. Dinden taviz vermeden, şeytani düzenlere alet olmadan, İslami siyasetin gereğini yapıyorlar.
Nasıl ki; Milletin ödediği vergilerle alınan silah ve teçhizatın namlusunu millete çeviren darbeciler, komplocu örgütler neyse; aynen milletin yardımlarıyla inşa edilen dini hizmet müesseselerini, millete karşı kullanmaya çalışan dengesizler de darbecilerin akıbetine uğrayacak-lardır.
Yeri gelmişken, son zamanlarda kimi cemaatlerde uygulanan dışlama, kovma ve tart olaylarına da değinmek isterim:
"En küçük evladımın kesip attığı tırnağını bile dünyalara değişmem." Diyen ve hayatında hiç kimseyi kovmayan bir muhterem zatın yolundaki büyük bir cemaatin yönetim kadrosuna sızan fitneler yüzünden, nice yetişmiş değerli elemanlarını ve ilim adamlarını (hoca efendileri) dışladıklarını biliyoruz.Bu satırları size takdim eden kardeşinizde bunlar-dan bir tanesidir. Bu cemaatın önde gelenlerinin perde arkasından orga-nize etttiği kişiler tarafından yüzümüze tükürülerek ve hakaretler edile-rek kovulduk.
Uzun yıllar Allah yolunda hizmet etmiş, gençliğini, hayatının en verimli yıllarını bedenen ve malen cemaatine vakfetmiş değerli şahsiyetleri, ikballerine aykırı görerek dışlayıp, iftiralarla yaftalayarak yasaklama örneklerini çoğaltabiliriz.
Cemaatinden koparılan, kendi elleriyle temelini attığı ve inşasına vesile olduğu, alımına ve devamına vesile olduğu camiden atılmalarrı, böylece bir anda yalnızlığa itilen bir kişi ve kişilerin ve aile fertlerinin uğradığı üzüntü ve yıkım ne büyüktür! Bu zulüm kişilik haklarına tecavüz değimlidir?
Dışlananların hatalı olduğu ve hatta büyük cürüm işledikleri kabul edilse dahi; onları usulünce incitmeden ikaz ederek kazanmak, düşeni kaldırmak gerekirken; "Bir yıkık değirmeni kırk yıl bekleriz" buyuran bir zatın evlatlarının, cellat kesilip adeta yok etmeye çalışmaları ne üzücüdür……
Her kes hata edebilir, kimse masum değildir. Kardeşini aşağılayıp horlayarak rezil etmeye çalışırsan, başına gelen belaya sevinirsen, er geç senin de başına gelir. Hz.Peygamberimiz: "Lâilahe illallah diyen Cennete girer." Buyurmuştur. İslam büyükleri de sıkça: "Eller yahşi, biz yaman- Eller buğday, biz saman" derlerdi.
KUCAKLAŞMA ZAMANI
Kâinatın en mükemmel varlığı insan; âciz olarak yaratılmıştır. Yaşayabilmesi için başkasına muhtaçtır. Bu ihtiyaç insanları beraber yaşamaya, kardeş olmaya sevk etmiştir. Hiç kimse; müstâğnî davranarak kendimi, varlığımı, dînimi, mukaddesatımı tek başıma koruyabilirim diyemez. Aksini düşünen gaflet içinde ve tehlike altındadır.
Bu sebeple, Cenâb-ı Hakk’

 

ın müminlerden istediği; toplu olarak kardeşçe, birlik-beraberlik içinde bulunmalarıdır. Ayet-i kerîmede meâlen: "Hepiniz topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Sakın parçalanmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, sizler birbirinize düşman iken, o sizin kalplerinizin arasına ülfet verdi de onun nimeti sayesinde uyanıp kardeşler oldunuz."(Âl-i İmran 103) fermanıyla Hz. Allah (c.c.) cemaatin ve kardeşliğin önemini bildirmiştir.
Müminlerin önce kalplerinde hâsıl olan ihlâs ve muhabbetleri, sonra da gönül birliği içinde toplu çalışarak yaşamaları; her alanda başarıyı getirdiği gibi, şeytanların vesvese ve kandırmalarına karşı en büyük korunaktır. Dolayısıyla birbirlerine şefkatle kenetlenip, kol-kanat gererek, bir şekilde yaralanan kalpleri kırılan, cemaat ruhu zedelenen ve fitneye maruz kalan müminlerin, kurda-kuşa yem olmamaları gerekir.
Beşerî zaaflarımız icabı bir takım maddî ve mânevî hastalıklarla karşı karşıyayız. Bunlardan mânevî bünyemize arız olan, tehlikeli ve bulaşıcı hastalıklar: gıybet, dedikodu, yalan, iftira ve riyakârlık yaygın halde iken, son zamanlarda bir de "bizden öncekileri tenkit etme" hastalığı görülüyor ki, sanırım en bulaşıcı ve tehlikelisi bu marazdır. Maalesef bu hastalık toplulukları kemirme istidadı gösterdiğinden, geçmişle sonrakiler arasında kopukluk tehlikesi belirmiştir. Öncekilerin hizmetle- rini hiçe sayma ve hatta sahtakarlıkla itham etme hastalığı, bu cemaati işte gördüğünüz gibi parçaladı…
Yüce Rabbimiz (c.c.) sonrakilerin, önceki geçmişlerine karşı takınmaları gereken tavrı bizlere şöyle beyan ediyor: "Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile daha önce bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, sen çok şefkatli ve merhamet-lisin."(Haşr:10)
Buna ayete göre; öncekilerin (varsa) hata-kusurlarına, tenkit ve nefretle değil, dua ve istiğfarla yardımcı olmak lâzımdır. Bütün Peygamberlerin ve onların vârislerinin prensibi budur. Yani, bizden sonrakilerin bizi hayırla yâd etmelerini istiyorsak, seleflerimiz hakkında öyle davran-malıyız.
Müminlerin kardeşleriyle sosyal münasebetlerinde sıkıntı, kopma, küsme ve husumet gibi arızalar meydana gelirse, nasıl telâfî edileceğini Kütüb-i Siteden hülâsa edelim: Hz.Peygamberimizin aziz torunu Hz.Hüseyin (r.a.) ile Amr ibni Âs(r.a.)’
ın oğlu Hz.Abdullah (r.a.) küsmüş konuşmuyorlardı. "Bir gün Hz.Abdullah, Mescid-i Nebî’de ders halkasındaydı. O sırada Hz. Hüseyin içeri girdi ve selam verip biraz ötede bir yere çekildi. Abdullah’ın yanına gelmedi. Selâmı alan Abdullah ise, yanındakilere dedi ki;
-Şu zatı görüyorsunuz ya! Sema ehli bunun, yeryüzündeki insanların en hayırlısı olduğuna kanîdirler. Ne yazık ki, Sıffîn harbinden bu yana benimle küs, konuşmuyor. Konuşması için sahralar dolusu kızıl koyunum olsa sadaka verirdim…
Bunun üzerine eshabın büyüklerinden Ebû Said el-Hudrî (r.a.):
-Madem Hüseyin’i yeryüzünün en hayırlısı görüyorsun. Öyle ise ben sizi barıştırırım, dedi.
Ertesi gün Abdullah’
ı da yanına alıp Hz.Hüseyin’in evine gittiler. Kendisi önce girdi, rica ile Abdullah’ı da kabul ettirdi. Şöyle konuştular:
-Benim yeryüzü halkının en hayırlısı olduğumu söylemişsin, bu doğrumu?
-Elbette. Onda hiç şüphem yoktur.
-Madem öyle, Sıffîn’de neden Muaviye(r.a.) tarafında yer alıp, babama karşı geldin? Halbuki babam benden de hayırlı idi.
-Ey Resûlüllah’
ı

n aziz evlâdı! Lütfen birazcık beni dinle… Babam Amr ibni âs, vaktiyle elimden tutup ceddi-âlînizin huzuruna götürdüğünde; "ABDULLAH, SAKIN BABANA İTAASİZLİK YAPMA" buyurmuştu. Sıffîn’de babam yemin vererek, yanında olmamı istedi. Dedenizin tenbihini düşünerek babama itaat ettim. Ama asla ok atmadım. Kötü söz söylemedim. Keşke önceki harplerde ölseydim de bu duruma düşmeseydim.
Hz.Hüseyin(r.a.)tebessümle:Allah, herkesin niyetini bilir. Der.
Bunun üzerine, Ebû Said el-Hudrî’nin şu teklifi duyulur:
-KUCAKLAŞMA ZAMANI GELMEDİMİ?
Hz.Abdullah kalkar, Hz.Hüseyin’e doğru yürür ve sevinçle kucaklaşırlar; gönülden bir barış temin edilmiş olur.
İbret dersleriyle dolu bu hadise; müminlerin aralarındaki kırgınlıkları gidermeleri için, kıyamete kadar ışık tutacak bir örnektir.
Yukarıdan beri sıraladığım, İslâmî cemaat kardeşliğinin usul ve âdabı çerçevesindeki; bu yazımda cemaatlerin bazı yanlışlarına dikkat çektim. Yanlış anlayıp üzerine alınanlar da olmuş olabilir. Bu sebeple maksadı aşan bazı keskin cümlelerimden kırılacak ve incinecek kardeşlerim olursa, özür dilerim. Niyetim halistir.
Yazımı özetliyorum:
a)-İstişareye önem verilmesi,
b)-Cemaatin siyasete(politikaya) girmemesi,
c)-Dışlama ve tart olaylarından kaçınmak.
Cemaat terbiyesi alarak büyümüş, yıllarını ilmî ve idarî hizmetlere hasretmek suretiyle, yüzlerce yazıların sahibi bir kişi olarak bunları yazmak zorundaydım.Belki bu konaya başka bir zaman devam edebiliriz.

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile