Bu makale 2468 kez okundu.

 

AKILDAN VE KALBTEN HASTA OLANLAR

Rahman ve Rahim olan Allahın adı ile.

Âlemlerin Rabbi, dünya ve ahiret saadetimiz için İslam’ı bir nizam olarak gönderen, hesap gününün sahibi Allah (c.c)’a hamd, muallimimiz, liderimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’ya salât ve selam olsun.

Gökyüzüne baktığımız zaman muazzam bir kâinat görmekteyiz. Bu kadar muazzam kâinatın kendi kendine olması imkânsızdır. Her eserin bir müessiri vardır. Kâinat bir eserdir ve bu eserin yaratıcısı ve sahibi Allah’tır. Kâinatta her şey Allah’ın yaratması iledir. Bu gerçeğin kendisidir. Bu gerçekten başka gerçek veya gerçekler yoktur. Gerçek, zanlardan ve kabullerden bağımsız olarak gerçektir. Rabbimiz buyuruyor: “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.” (Ahkaf: 3)

İnsan Allah’ın yarattığı varlıklardan birisidir. İnsan yaratılmışların bir özetidir. İnsan varlığını tanıyan bir kimse bütün varlıkların mahiyetini tanıma imkânına sahip olur. Bunun için arifler: “İnsan için lazım olan ilk bilgi; ‘marifetün nefs’ ilmidir” demişlerdir. Ariflerin “Kim kendisini bilirse rabbi olan Allah’ı da bilir” sözü bu gerçeği beyan için söylenmiştir.

İlimlerin en üstünü ise “Marifetullah” ilmidir. Bir insan Allah’ı bilip tanımadan hiçbir hakikatin mahiyetini kavrayamaz. Birisi çıkıp “bu çürümüş ufalanan kemiği kim diriltecek” diyebilir. Rabbimiz buyuruyor: “İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yasin: 77-79)

İnsanın temel vazifesi “La İlahe İllallah Muhammedün Resulüllah” diyerek tevhid kapısından içeri girmek ve Allah(c.c)’ın Peygamberimize gönderdiği İslam’ı bir hayat nizamı olarak yaşamak, böylece dünya ve ahiret saadetine ermektir. Bu görev, ancak kulluk şuuruyla eda edilir. Rabbimiz buyuruyor: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.” (Bakara: 21) Allah yarattığı insana İslam’ı emretmekte, batılı yasaklamaktadır. “Ey iman edenler! Hep birden barışa (İslam’a) girin ve Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Şüphesiz o size apaçık bir düş¬mandır.” (Bakara: 208) İnsana yakışan şey; hayatını iman ve cihad olarak inşa etmektir. Bu yolu seçen kurtulur, seçmeyen helak olup kaybolur.

AKIL HASTALIĞI

Akıl; Allah’ın insana diğer varlıklardan farklı olarak verdiği esere bakıp müessiri bulma kabiliyetidir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet ile gerekli ve nazari bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden kuvvet, İslam’da insanı mükellef kılan akıldır. Bu kuvvet ile elde edilen bilginin yerli yerince kullanılması gerekir. Bu bilgiyi yerli yerince kullanan her insan İslam’dan başka bir yerde karar kılamaz. Bu bilgiler ile İslam’da karar kılmayan insanlar tam bir akılsızlık örneği sergilemiş olurlar. Kur’an’da bu hal şu şekilde değerlendirilmektedir: “Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” (Bakara: 170-171)

Peygamberimiz aklı; “ Akıl, hak ile batılı birbirinden ayırmaya yarayan kalp içinde bir nurdur.” diye tarif etmektedir. Akıllı kimseyi de şöyle tarif etmiştir: “Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir.” (İbn Mace, Zühd: 31)

Hakkı batıldan ayıramayan ve hakta karar kılamayan bir akıl, hasta olan bir akıldır. Bu hastalığın adı şuursuzluk hastalığıdır. Bu hastalığa yakalananlar gaflet içinde İslam’dan kopuk bir hayat yaşamayı meziyet sayarlar. Ancak aldanmaktadırlar. Onlar günün birinde şöyle diyeceklerdir: “Ve: Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! diye ilave ederler.”( Mülk: 10)

Şuursuzluk; düşünme, anlama, idrak etme, karar verme ve tedbir alma yeteneklerindeki eksikliktir. Bu eksiklik insanı İslam’a bağlanmaktan uzaklaştırır. İslamsız ise saadet olmaz. “Kim, İslam’dan başka bir din (hayat nizamı) ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir şey) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali İmran: 85) Bu gün için bu hastalıktan kurtulmanın tek ilacı Milli Görüştür.

KALB HASTALIĞI

Kalbin iki anlamı vardır. Birincisi: Göğsün sol tarafında bulunan yumruk şeklindeki et parçasıdır. Buna yürek denir. Yürek, hayvanlarda da bulunur. İkincisi: İnsanın his ve idrak kaynağı olan ve yürekte bulunan manevi bir kuvvettir. Bedendeki kalbin beden için önemi ne ise ruhun kalbinin de insan için önemi o derecede önemlidir. Beden kalbimiz yani yüreğimiz hastalanınca bedenimiz, ruhumuzun kalbi hastalanınca maneviyatımız hastalıklı hale gelir. İkisi de tehlikelidir. Peygamberimiz buyuruyor: “…Şunu da bilin ki, insan vücudunda bir çiğnemelik et parçası vardır. O düzelirse, bedenin tümü düzelir, bozulursa bedenin tümü bozulur. Bilin ki o, kalbdir.” (Buharı, İman: 39) Bu kalbin sağlıklı olması iman iledir. Rabbimiz buyuruyor: “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (Enfal: 2)

Bizim burada önemsediğimiz husus, ruhun kalbine musallat olan hastalıklardır. Kalbe musallat olan hastalıklar şunlardır: 1- Küfür hastalığı: Allah’ı ve onun saadet yolu olan İslam’ı açıktan inkâr etme hastalığıdır. Bu hastalığa yakalananlar ve ölenler için Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Ali İmran: 91) 2- Nifak hastalığı: Zahiren Müslüman gözüküp, kalben Allah’ı ve İslam’ı reddetme hastalığıdır. Bunların hastalığı derin bir hastalıktır. Rabbimiz buyuruyor: “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır.” (Bakara: 8-10)

Bu hastalığa yakalananların temel karakteri ifsatçı olmalarıdır: “Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lakin anlamazlar. (Bakara: 11-12) Bunlar ikiyüzlü işbirlikçilerdir: “(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit “(Biz de) iman ettik” derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler. Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. İşte onlar, hidayete karşılık dalaleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir… Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve körldürler. Bu sebeple onlar geri dönmezler.” (Bakara: 14-18) 3- Şirk hastalığı: Allah’a zatında ve ahkâmında ortak koşanların hastalığıdır. Rabbimiz buyuruyor: “Onlara (müşriklere): Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler…” (Bakara: 170) Allah bütün inananları ve insanlığı bu hastalıklardan korusun.

TEDAVİ

Günümüzde bütün bu hastalıklardan kurtulmanın ve şuurlu Müslüman olmanın tek çaresi islami mucaledir. Bu dava menfaati, çıkarı, makam ve mevkii, dünyanın geçici nimetlerini görünce davayı, materyalist, ırkçı, zalim dünya egemenlerinin gücü karşısında Allah’ın gücünü unutup, nefislerine teslim olmuşların davası değildir. Bu dava kendisine hizmet için bir görev teklif edildiğinde yüzüne ölü toprağı serpilmiş adam gibi sararıp solan, yerinde çakılıp kalanların davası da değildir. Bu dava Allah’ın “ Allah yolunda hakkını vererek cihad edin, O sizi seçti…” emrine uygun olarak emredildiği şekliyle cihad edebilenlerin davasıdır. Bu dava kırmadan, dökmeden bir ateş çukurunun kenarına gelmiş bir topluğu kurtarmak için her şeyiyle, canla başla mücadele edebilenlerin davasıdır. Bu dava malını ve canını cennet karşılığında Allah’a satmış olduğunu bilenlerin davasıdır. Bu dava: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Ali İmran: 146) ayetini asa kabul ederek her şeye rağmen Allah yolunda gevşeklik göstermeyenlerin davasıdır.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile